İnsan, yaşadıklarını tartarken çoğu zaman teraziyi doğru tuttuğunu sanır. Haklılık, bu yüzden en kolay sığınılan yerlerden biridir; hem tanıdıktır hem de güven verir. Oysa bazı sorular vardır ki cevabı yüksek sesle değil, sessizlikle arar. Adalet de onlardan biridir. Görünen sözlerin değil, görünmeyen niyetlerin ağırlık kazandığı bir yerde başlar.

İnsan, yaşadıklarının tam ortasında dururken haklı olmamayı neredeyse imkansız görür; çünkü her düşünce bir geçmişe, her tepki bir yaraya, her savunma bir korkuya yaslanır ve kişi, kendi hikâyesini en iyi bilen olduğu için haklılığı da kendine en yakın yerde bulur. Ancak mesele haklı olmakla bitmez; çünkü adalet, yalnızca ne söylendiğine değil, neden söylendiğine, hangi yerden doğduğuna ve hangi niyetle taşındığına bakar.

Teraziler uzaktan bakıldığında aynı gibi durur; iki kefesi, bir dengesi, bir de görünmeyen merkez noktası vardır. Oysa içine bırakılanlar konuşur aslında. Bir kefeye kelimeler konur; çoğu zaman aceleyle seçilmiş, kırgınlıkla sertleşmiş, anlaşılma arzusuyla ağırlaştırılmış sözler… Diğer kefede ise sessizlik durur; konuşmaktan vazgeçilmiş değil, konuşmanın her şeyi çözemeyeceğini bilen bir suskunluk. İşte terazinin yönünü belirleyen, çoğu zaman bu görünmeyen yüklerdir.

Bazı haklılıklar kalabalıkla beslenir; onaylandıkça güçlenir, tekrar edildikçe sertleşir. Bazıları ise yalnızlıkta büyür; kimse duymasa da vicdanla ağırlaşır. İnsan çoğu zaman sesi çok çıkanın haklı olduğuna inanır, oysa hakikat her zaman yüksek sesle gelmez; bazen sakin bir bekleyişin, bazen de yutulmuş bir cümlenin içinde saklıdır.

Haklı olmak, çoğu insana bir savunma refleksi kazandırır. Kendini anlatma telaşı, karşısındakini duymayı zorlaştırır. İnsan en çok kendini korumaya çalışırken yanılır; çünkü o anda görmek istediği tek şey, kendi doğrularıdır. Oysa durmak, dinlemek ve anlamaya cesaret etmek, hakikate açılan en zor ama en gerçek kapıdır.

Bu yüzden olgun bir kalp acele etmez. Hüküm vermek için zaman ister, mesafe ister, bazen de sessizliği seçer. Mum gibi yanar; ışık verir ama dikkat çekmeye çalışmaz. Çevresini aydınlatır, fakat gölge olmaktan korkmaz. Çünkü bilir ki gerçek denge, gösterişle değil, süreklilikle kurulur.

Terazinin dili yoktur; kendini savunmaz, açıklamaz, taraf tutmaz. Ama adil olmayı seçen insanın omuzlarında hissedilen bir ağırlık bırakır. Çünkü adalet, kazanmakla ilgili değildir; incitmeden ayakta kalabilmekle, kırmadan ilerleyebilmekle, kendi doğrularını savunurken başkasının yarasını derinleştirmemekle ilgilidir.

Ve bazen en doğru yer, bir tarafın yanına geçmek değil; iki haklılığın arasında, sessizce durabilmektir. Ne bağırarak ne geri çekilerek… Sadece dengeyi hissederek. Çünkü herkes kendince haklı olabilir; ama hangi terazinin ağır bastığını belirleyen şey, niyetin, vicdanın ve suskunluğun taşıdığı gerçek yüktür.

İnsan bazen teraziyi elinde tuttuğunu sanar; ölçtüğünü, tarttığını, adil davrandığını düşünür. Oysa çoğu zaman kefelere koyduğu şeyler, farkında olmadan kendi ihtiyaçlarıyla ağırlaşmıştır. Anlaşılma isteği, görülme arzusu, incinmiş bir benliğin telafisi… Bunlar açıkça söylenmez ama ölçüye sızar. İşte bu yüzden adalet, yalnızca dışarıya dönük bir ilke değil, insanın kendine karşı dürüst olma sınavıdır. Kendi yükünü tanımadan başkasınınkini tartmak mümkün değildir.

Bazı karşılaşmalar vardır ki insanı durup aynaya bakmaya zorlar. Karşındaki kişi seninle aynı kelimeleri kullanmaz, aynı yaralardan geçmemiştir; ama yine de haklıdır. Bu haklılık, seninkini geçersiz kılmaz; sadece dünyanın tek merkezli olmadığını hatırlatır. İki doğru aynı anda var olabilir, iki acı da gerçek olabilir. Olgunluk, bu çoğulluğu tehdit değil, derinlik olarak görebilmektir. Çünkü hayat, tek bir terazinin etrafında dönmez; her kalp kendi ağırlığını taşır.

Ve belki de en zor öğrenilen şudur: Her dengesizlik hemen düzeltilmek zorunda değildir. Bazen terazinin bir süre eğik kalmasına izin vermek gerekir. Zaman, duyguların keskinliğini alır; kelimeler yerini anlamaya bırakır. İnsan aceleyle doğrultmaya çalıştığında kırar, sabırla beklediğinde ise onarır. Gerçek denge, çoğu zaman anlık bir eşitlik değil; uzun bir yolculuğun sonunda varılan sakin bir uyumdur. Ve bu uyum, en çok da susabilenlerin, bekleyebilenlerin ve haklı olmaktan çok adil kalmayı seçenlerin payına düşer.

Belki de asıl mesele, teraziyi ne kadar doğru tarttığımız değildir. Belki soru şudur: O teraziyi tutarken kalbimiz ne kadar dürüst? Çünkü denge bazen eşitlikte değil, bekleyebilme cesaretinde saklıdır. Ve insan bunu fark ettiğinde, haklı olmanın ötesinde bir yerde durduğunu anlar.