İnsan bazen karanlığın içinde olduğunu bile fark etmez. Çünkü en derin karanlıklar, alışkanlık hâline gelenlerdir. Sürekli tekrar edilen düşünceler, sorgulanmayan kabuller, başkasından devralınmış doğrular… İnsan bunlarla yaşamayı öğrenir ve zamanla karanlığı ev zanneder. Oysa insanın içi, karanlığa alışmak için değil; ışığı taşımak için yaratılmıştır.

Karanlık çoğu zaman korkutucu değildir; aksine tanıdık olduğu için rahatlatıcıdır. İnsan bildiği acıda kalmayı, bilmediği huzura yürümeye tercih eder. Çünkü huzur değişim ister; değişim ise cesaret. Karanlıkta kalmak konforludur, ışığa çıkmak sorumluluk. Işık, insanın kendisiyle yüzleşmesini ister; karanlık ise yüzleşmeden yaşamaya izin verir. İşte bu yüzden birçok insan, içindeki karanlıktan şikâyet eder ama onu terk etmeye yanaşmaz.

İnsanın iç dünyası, uzun süredir kapalı kalmış bir pencereye benzer. Cam kirlenmiştir, dışarısı bulanık görünür. İnsan da dünyayı böyle görür: adaletsiz, sert, gürültülü, karanlık… Oysa sorun dışarıda değil, camın üzerindeki tortudadır. Cam silinmeden manzara değişmez. Kalp arınmadan hayat berraklaşmaz.

İç yolculuk, insanın kendine karşı dürüst olmayı öğrenmesiyle başlar. Kendine yalan söyleyen biri, hakikati tanıyamaz. İnsan çoğu zaman başkalarını kandırdığını zanneder; oysa en büyük aldatma, insanın kendine kurduğu olandır. “İyiyim” derken yarasını saklar, “böyleyim” derken değişme ihtimalini gömer. Oysa hakikat, insanın savunmasız kaldığı yerde başlar. Maskeler düştüğünde, kalp konuşur.

Kalp konuştuğunda sesi yüksek değildir. Bağırmaz, çağırmaz. Kalbin dili sükûnettir. Bu yüzden kalbi duymak için gürültüden çekilmek gerekir. Sürekli konuşan, sürekli tüketen, sürekli meşgul olan bir zihin kalbin sesini bastırır. İnsan sustukça duyar, yavaşladıkça görür. Hakikat aceleye gelmez; o, sabırla bekler.

İnsanın içindeki karanlık, çoğu zaman bastırılmış duygulardan beslenir. Söylenmemiş sözler, tutulmamış yaslar, affedilmemiş kırgınlıklar… Bunlar karanlıkta birikir. İnsan yüzleşmediği her duyguyu gölgeye iter. Gölge büyür, kalbi daraltır. Sonra insan neden huzursuz olduğunu anlayamaz. Oysa huzursuzluk bir düşman değil, bir habercidir. Kalp, duyulmak ister.

Nefs bu noktada devreye girer. Nefs insana der ki: “Geçer, boş ver, düşünme.” Oysa geçmeyen şey, bastırılan şeydir. Bastırılan her duygu bir gün başka bir kılıkta geri döner. Öfke olur, kırgınlık olur, umutsuzluk olur. Kendini tanıyan insan, nefsin bu oyunlarını fark eder. Kendini tanımayan ise aynı çemberde dönüp durur.

İç aydınlanma, insanın kendini suçlaması değildir; kendini anlamasıdır. Hatalarını inkâr etmek değil, onlarla yüzleşmektir. İnsan kendi kusurunu gördüğünde küçülmez; bilakis olgunlaşır. Kusurunu kabul eden, kalbini genişletir. Çünkü tevazu, insanın kendine karşı dürüst olabilme cesaretidir.

Gönül bu yolculukta yine merkezdir. Gönül, yük taşıyamaz. Kin, kibir, haset gönlü ağırlaştırır. Ağırlaşan gönül uçamaz. Oysa gönül hafif olmalıdır. Affetmek bu yüzden özgürleştirir. Affetmek karşıdakini değil, insanın kendi gönlünü serbest bırakır. Affetmeyen, geçmişte kalır; affeden, yoluna devam eder.

İnsan kendini affetmeyi de öğrenmelidir. Sürekli kendini yargılayan bir kalp, şefkati tanıyamaz. Kendine merhameti olmayanın başkasına merhameti eksik olur. Hata, insan olmanın parçasıdır; hatada ısrar ise karanlığın. İnsan düştüğünde kalkmayı öğrenirse, düşüş bile hikmete dönüşür.

Sabır burada yeniden karşımıza çıkar. Sabır, karanlıkta beklemek değil; karanlıkta yanmayı göze almaktır. İnsan sabırla kendini yoğurdukça içindeki sertlik yumuşar. Sabır, zamanla değil, idrakle olgunlaştırır. Acele eden ruh yüzeyde kalır; sabreden derinleşir.

Ve nihayet insan şunu fark eder: Aydınlanma bir varış noktası değildir. Sürekli devam eden bir hâl terbiyesidir. İnsan “oldum” dediği anda durur. Hakikat yolunda yürüyen, her gün yeniden öğrenendir. Her gün gönlünü yoklayan, her gün karanlığına bir mum daha ekleyendir.

Kıssadan Hisse – “Gölgelerle Konuşan Adam”

Bir adam, yıllarca kendiyle savaşmıştı. İçindeki karanlığı yenmek için uğraşıyor, ama her seferinde daha da yoruluyordu. Bir gün yaşlı bir bilgenin yanına gitti:

“İçimdeki karanlıkla nasıl savaşacağımı bilmiyorum.” dedi.

Bilge onu güneşe doğru götürdü. Adam yere baktı; gölgesini gördü.
“Gölgeni yok etmeye çalış.” dedi bilge.

Adam koştu, zıpladı, elleriyle yere vurdu ama gölge hep oradaydı.
Yorgun düşüp durduğunda bilge şöyle dedi:
“Gölgeyle savaşılmaz. Işığa dönülür.”

Adam başını kaldırdı, güneşe baktı. Gölge arkasında kaldı.
Bilge ekledi:
“Karanlık senin düşmanın değil. Işıktan uzak durduğunda ortaya çıkan bir işarettir. Yüzünü ışığa çevirirsen, gölge zaten peşinden gelir.”

Adam o gün anladı:
Karanlık yok edilmez; aydınlatılır.


Ey insan…
Kendinden kaçma.
Karanlığını inkâr etme.
Ona bir mum yak.

Çünkü sen karanlıkla değil, ışıkla imtihan edilirsin.
Ve unutma:
İçinde yanan her ışık, yalnızca seni değil, dokunduğun her kalbi de aydınlatır.